İslamiyet Öncesi Türk Devletleri

Kpss Tarih Dersi Özet Nokta Atışı Bilgiler

Değerli arkadaşlar KPSS tarih konusunda aşağıdaki kpss tarih notları Mehmet Hocanın 15 yıllık tecrübesiyle ortaya çıkarmış olduğu özel nokta atışı bilgilerdir. Bu notlar telif hakkına tabi olup Tarihi Tekrar kitabımızda kullanılmıştır. Konu sırası biraz karışık gibi gelse de bu kpss tarih notlarını birkaç defa dikkatlice okuduğunuzda karşınıza çıkan kpss kitabındaki bu üniteyle ilgili kpss tarihte sorulabilecek sorulara aşina olduğunuzu göreceksiniz. İnşallah kpss tarih ten full çıkaracaksınız…Bana güvenin

Arkadaşlar önce test çözelim: Hazırsanız başlayalım İslamiyet Öncesi Türk Devletleri Test 1

Büyük Hun Devleti’nin bilinen ilk hükümdarı Teoman’dır (MÖ 220).Teoman’dan sonra Mete Han hükümdar olmuştur. Mete Han dönemi Büyük Hun Devleti’nin en parlak dönemidir. Mete iktidarı ele geçirince devlet yönetiminde ve orduda birtakım düzenlemeler yaptı. Onlu sisteme dayalı bir ordu kurdu(MÖ 209).. Ülkesinin sınırlarını genişletti. Mete Han,Çin’e karşı siyasi üstünlük kurduğu gibi İpek Yolu’nun denetimini ele geçirerek ülkesini ekonomik yönden güçlendirdi.Mete Han, Asya’da bulunan bütün Türk boylarını bir bayrak altında topladı. Atlas Okyanusu, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Sibirya, güneyde ise Himalayalara kadar genişletti. Yapmış olduğu kahramanlıklarla Oğuz Kağan Destanı’na konu olan Mete Han MÖ 174 yılında öldü. Mete Han’ın ölümünden sonra yerine oğlu Ki-Ok geçti. (MÖ 174). Bir süre sonra Ki-Ok’un ölümüyle ülkede iç karışıklıklar başladı. Bu karışıklığı fırsat bilen Çinliler kaybettikleri toprakları geri aldılar ve İpek Yolu’nun denetimini tekrar ele geçirdiler. Büyük Hun Devleti’nin askerî ve ekonomik yönden zayıfladığı dönemde Ho-Han-Yeh hükümdar oldu. Ho-Han-Yeh Çin’e bağlanmak isteyince özgürlükten yana tavır alan kardeşi Çi-Çi ona karşı çıktı. Çi-Çi ve yandaşları batıya giderek ayrı bir devlet kurdular. Ho-Han-Yeh ise güneye çekilerek Çin himayesine girdi. Çinliler bir süre sonra Çi-Çi’nin üzerine yürüyerek onu ve yandaşlarını öldürdüler (MÖ 36)MÖ 48 yılında Güney Hunları da Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrıldılar. Kuzey Hunlar Çinlilerle yaptıkları mücadeleleri kaybedip yıkıldılar. Dağılan Türk boyları Karadeniz’in kuzeyine doğru göç ettiler. Güney Hun Devleti ise MS 216 yılında Çin hâkimiyeti altına girdi.

Kpss tarih e çalışan ve full çıkarmak isteyen tüm öğrencilerimize soru çözümleriyle konuların önemli kısımlarını nokta atışı spot bilgilerle anlatıldığı Tarihi Tekrar kitabımızı tavsiye ediyorum.  Kitapseçte yorumları görmek ve kitabı satın almak için buraya tıklayın.

1. Köktürk Devleti: (552 – 659): Asya Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra Çin hâkimiyetine girmek istemeyen Türklerin bir kısmı Altay Dağları’nın doğusunda Avarlara bağlı olarak yaşamaya başlamışlardır. Avarların demircilik işlerini yapmışlar ve silah yapımı ile geçimlerini sağlamışlardır. Bumin Kağan 552 yılında Avarlara karşı isyan ederek Ötüken merkezli Köktürk Devleti’ni kurmuştur. Devleti Türk devlet geleneğine uyarak doğu ve batı olarak ikiye ayırmış, doğuyu kendi idare ederken, batıyı kardeşi İstemi Yabgunun idaresine vermiştir. Mukan Kağan zamanı devletin en güçlü olduğu dönemdir. Mukan Kağan, Devletin batı tarafını yöneten amcası İstemi Yabgu ile uyum içerisinde çalışarak yeni kurulmakta olan Kök Türk Kağanlığının isyan ve çalkantılarla sarsılmasını önlemiştir. İstemi Yabgu devletin batısını yönetirken özellikle İpek Yolu ticaretinde söz sahibi olabilmek amacıyla başarılı bir dış siyaset anlayışı takip etmiştir. Buna göre; Ak Hunlara karşı Sasani devleti ile işbirliği yaparak Ak Hunların yıkılmasını sağlamış. Sasanilerin İpek Yolu ticareti üzerinde baskı kurması üzerine de Bizanslılarla Samanilere karşı ittifak yaparak Sasanilerin zayıflamasına neden olmuştur.  Devletin Yıkılışı: Mukan Kağan’dan sonra başa geçen Tapo Kağan zamanında kalk arasında memnuniyetsizlik artmıştır. Özellikle Tapo Kağan’ın Çinli bir prensesle evlenip Buda dinini yaymak istemesi halk tarafından kabul edilmemiştir.  Tapo Kağan’dan sonra başa geçen İşbara Kağan’ı batıyı yöneten Tardu‘nun tanımayıp mücadeleye girişmesi ve neticede devletin ikiye ayrılarak zayıflaması ve Çin’in uyguladığı baskılar sonucu artan iç karışıklıklar nedeniyle 630 senesinde Doğu Kök Türkler 659 senesinde de Batı Kök Türkler Çin egemenliğine girmişlerdir. Orhun Abidelerinin dikilmesi ise II. Köktürk Devleti (Kutluk Devleti) dönemindedir.

Hocam anlatsanız da dinlesek diyenler için youtube kanalımın linkini aşağıya bırakıyorum. Like atmayı ve kanalıma abone olmak için tıklayın.

630 yılında I. Kök Türk Devleti’nin Çin egemenliği altına girmesiyle, elli yıl kadar süren bir esaret dönemi başladı. Bu süre içinde yeniden bağımsızlığın kazanılması amacıyla çıkan ayaklanmalar, Çinliler tarafından bastırıldı. Buna rağmen Türkler bağımsızlık mücadelesinden vazgeçmediler. Bunun sonucunda Kutluk ’un başlattığı ayaklanma amacına ulaştı. Etrafına topladığı Türklerle Ötüken bölgesine yerleşen Kutluk Kağan II. Kök Türk Devleti’ni kurdu (681). Türkleri Çin esaretinden kurtarıp yeniden bir bayrak altında toplamasından dolayı Kutluk Kağan’a “derleyen, toplayan” anlamına gelen İlteriş unvanı verildi. Bu sebeple II. Köktürk devletinin diğer adı Kutluk Devletidir. İlteriş Kağan’ın ölümünden sonra yerine kardeşi Kapgan geçti. Kapgan Kağan’ın hedefi, Çin’i baskı altında tutmak ve Çin’de yaşayan Türkleri Ötüken’e çekerek bütün Türk boylarını Kök Türk birliği içinde toplamaktı. Kapgan Kağan, Çin üzerine düzenlediği seferler sonucunda Kök Türk Devleti’ni yeniden eski sınırlarına ulaştırdı. Kapgan Kağan’dan sonra İlteriş Kağan’ın oğlu Bilge Kağan hükümdar oldu. Bilge Kağan, devleti kardeşi Kültiğin ile birlikte yönetti. Devletin kuruluşunda önemli yeri olan Tonyukuk, vezir olarak göreve getirildi. Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kültigin’in başarılarında önemli bir paya sahip oldu. Çin üzerine yapılan seferler sonucunda Çin yıllık vergiye bağlandı. İpek Yolu’nun denetimi II. Kök Türk Devleti’ne geçti. Böylece devlet en parlak dönemini yaşadı. Ayrıca Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun alfabesi ile Köktürkler tarafından yazılmış Orhun Abideleri de II. Köktürk Devletine aittir. Bilge Kağan ,Kültigin ve vezir Tonyukuk adına dikilen yazıtları Yollıg Tigin yazmıştır. Yazıtlara bu abidelerin sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile “Bengü Taşlar” denmiştir.

Verilen bilgiler Kpss Tarih ders notları Mehmet Hoca tarafından özenle hazırlanmıştır.Başka yerde yayınlanması yasaktır. Telif hakkına tabidir. Bu arada instagramdan da beni takip edebilirsiniz.  Takip etmek için tıklayın

Moyen-Çur (Bayan-Çur):Moren-Çur Uygur tahtına geçtiğinde Çin’de büyük bir karışıklık yaşanmaktaydı. Talas Savaşı (751) nedeniyle Çin imparatoruna karşı isyanlar çıktı. Zor durumda kalan imparator, Moyen Çur’dan yardım istedi. Moyen-Çur imparatorun arzusunu yerine getirmekten kaçınmayarak harekete geçti. İmparator bu yardımından dolayı kızını eş olarak Moyen Çur’a verdi. Bu durum Türk-Çin yakınlığını sağlamıştır. Moyen-Çur komşu Türk boyları üzerine seferler yapıp onları yönetimi altına aldı. Ülke sınırlarını genişletti. Moyen-Çur’un ölümünden sonra yerine oğlu Bögü Kağan geçmiştir. Bögü Kağan zamanında da Çin karışıklık içindeydi. Bögü Kağan, ayaklananlara karşı Çin imparatorunu tutmuş, ayaklanmalarla müdahale etmiştir. Fakat bir süre sonra Çin’e karşı uyguladığı korumacı politikadan vazgeçti. Çin’in içinde bulunduğu karışıklıktan yararlanmak isteyen Bögü Kağan bu ülkeyi ele geçirmek istedi ve Çin’in birçok şehrini işgal etti. Bu işgaller sırasında pek çok ganimet elde edildi. Uygur Devleti, Bögü Kağan zamanında oldukça zenginleşmiştir. Büyük saraylar onun döneminde yapılmıştır. Bögü Kağan Döneminin önemli olaylarından biri de Manihaizm dininin ülkeye girmiş olmasıdır. Manihaizm dinini kabul eden Bögü Kağan, Karabalgasun şehrinde bir tapınak yaptırmıştır. Onun zamanında Mani dini devletin resmî dini hâline gelmiştir. Ancak bu din sadece kağan ve çevresinde kabul görmüştür.

Ta-po Kağan I. Köktürk Devleti hükümdarıdır. Mukan Kağan’dan sonra başa geçen Ta-po Kağan  Çinli bir prensesle evlenip Buda dinini yaymak istemesi kalk tarafında kabul edilmemiştir. 

Kapgan Kağan : II. Köktürk Devletinin  tahtına Kutluk Kağan ölünce kardeşi Kapgan Kağan geçti. Kendisine tecrübeli bir devlet adamı olan Tonyukuk yardımcı oldu. Çin’le mücadele eden Kapgan Kağan döneminde Türk birliği büyük ölçüde sağlanmıştır.
 

Tabiki twiter da da varız: Orada da beni takip ederseniz sevinirim. Sizi seviyorum, inşallah emeğinizin karşılığını alırsınız. Kpss tarih ile ilgili günlük bir soru çözmek isterim derseniz KPSS Tarih için her gün bir sorunun paylaşıldığı tarihi_tekrar_kpss twitır hesabımı da takip etmek için tıklayın

Bu kısım önemli gençler….

Türklerde Devleti Oluşturan Unsurlar:

a- Bağımsızlık (Oksızlık): Türklerin sahip olduğu atlı göçebe yaşam tarzı, onların özgürlüklerine düşkün olmalarını ve bağımsızlığın milli bir karakter olmasını sağlamıştır.

b- Halk(Millet): Türklerde halk sınıflara ayrılmamıştır. Kişilerin ekonomik ve sosyal hakları bulunmaktaydı. Halk Devlet İçin Değil; Devlet Halk İçindir.” Anlayışı hâkimdir.

c-Ülke(Vatan-Toprak): Türkler özgür olarak yaşadıkları ve egemenlik haklarını tam olarak kullandıkları topraklara yurt, ülke, ulus adını vermişlerdir.

d- Teşkilatlanma: Türkler teşkilatlanma, devlet kurma becerileri yüksek bir millettir. Tarih boyunca hiçbir zaman devletsiz kalmamışlardır. Devleti oluşturan boylar, güçlü bir siyasi birlik sağlayarak devleti yaşatmışlardır.

Kpss tarih için özenle hazırladığımız ücretsiz android mobil kpss tarihi tekrar uygulamasını indirmek için tıklayın.(Çok yakında link eklenecektir. Bu uygulamaya özel kpss 2020 de çıkabilecek sorular ekliyoruz. Kpss tarih için otobüste yolda çözebileceğiz güzel bir uygulama hazırlıyoruz. Kpss tarih mobil uygulamamızda iddialıyız.)

TÜRKLERİN ASKERÎ ALANDA ETKİLERİ:

Roma ordusunda onlu sistemi uygulandı. IV. yüzyıl sonlarında bu orduda yay kullanılan en önemli silah oldu. Batı’da ceket ve pantolon giyilmeye başlandı. Avrupa’da üzengi kullanımı Avarlarla yaygınlaştı. V. yüzyıl başlarında “Turan” taktiğinin uygulanmaya başlandığı Bizans ordusunda Türk giyim tarzı ve saç biçimi de tercih edildi. Balkan Slavları ise Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim hem teçhizat (silah, tuğ) yönlerinden Türkleri örnek alan askerî güçler oluşturdu. Cengiz Han ordusunda onlu sistem uygulandı. Süvari tekniğini Türklerden öğrenen Çinliler Türk süvari kıyafeti olan ceket, pantolon ve çizme kullanmaya başladı. Çinliler ve Avrupalı kavimler et konservesi yapmayı da Türklerden öğrendi. Biz tarihçiyiz gerçekleri şimdi söylemeyip de ne zaman söyleyeceğiz.

Eski Türk topluluklarının dinî inanışlarına göre, Gök Tanrı tek yaratıcı olarak görülmekte ve din sisteminin merkezinde yer almaktaydı. Türk toplumlarında kendisine kurban sunulan varlıkların başında ve hepsinin üstünde Gök Tanrı vardır. Ayraca yıldız, ay ve güneş bu dönemde önemli bir yere sahipti. Gök Tanrı inancına göre; Tanrı tektir ve en yüce varlıktır. Sonsuz bir hayata sahip ezeli ve ebedi olan Tanrı, kâinatın yaratıcısı ve hâkimidir. Ahret inancı olan bu inanç sisteminde iyi insanların “uçmag”a (cennete), kötülerin ise “tamu”ya(cehenneme) gideceklerine inanılırdı. Toplumsal yapıda özel bir statüsü olmayan din adamlarına “kam” adı verilmekteydi. Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına da inanıyorlardı. Dağ, tepe, kaya, ırmak, su, ağaç, orman, demir, gök gürültüsü, şimşek gibi unsurlar kutsal varlıklar olarak tasavvur edilmiş ancak bu varlıklar put hâline getirilmemişti. Türkler gök, güneş, ay, yer-su için kurban keserlerdi. Toplumda ölen kişilere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılırdı. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna inanılır, onlar için kutsal mağaralar önünde kurban kesilirdi. Atalara ve onların mezarlarına yapılan saldırlar savaş nedeni olabilirdi.

Eğer nokta atışı hazırladığımız kpss tarih notlarını beğendiyseniz bizi desteklemek için yoruma yazar mısınız. Bu sanal alemde biz de varız. Desteğinize ihtiyacım var onu söyliyim…

 Türk devletlerinde devletin başkanı ve hâkimiyetin temsilcisi hükümdardı. Eski Türk devletlerinde hükümdarlar, “kağan, han, yabgu, il-teber” gibi unvanlar almışlardır. Hunlar, hükümdara sonsuzluk ve genişlik anlamına gelen “Şanyü” unvanını vermişlerdir. Köktürk hükümdarları daha çok “Kağan” unvanını kullanırken Uygurlarda da “İdikut” unvanı yaygınlaşmıştır. Türk kağanının oğulları “Tigin” unvanı ile anılırdı. Tiginlerin her birine devlet teşkilatının en yüksek kademesinde görevler verilirdi. Türk devletlerinde Türk olan baş hatunun büyük oğlu hükümdar olurken küçük Tiginler (şehzadeler) ise “Şad” yani “ordu komutanı” olarak görev alırdı. Ancak bu durum kesin bir kural değildi. Kök Türklerde devlet, “doğu” ve “batı” olmak üzere ikili teşkilat ile idare edilmiştir. “Doğu ”da büyük kağan bulunurken “batı ”da“Yabgu” unvanıyla kağana bağlı olarak hanedan üyeleri, çoğunlukla kağanın küçük kardeşi yer almıştır. Bunun yanı sıra hanedan üyesi olan bu devlet yöneticilerden başka ilk Türk devletlerinde şu görevlilerde vardır.

İlteber/ erkin: yüksek devlet memuru, İdareci Kül Erkin:  Oğuzlarda hükümdar Apa Tarkan / Tarkan / Baga Tarkan / Buyruk: bakan, nazır, komutan   İnanç/İnal/Ataman: Tigin eğitmeni    Tudun: vergi memuru     Tutuk: askerî vali  Bitikçi: katip Emçi / Otaçı: tabip   Sübaşı: ordu komutanı   Ağıcı: hazinedar Tamgaçı (Tuğracı):mühürdar dır. 

Türklerin tarih boyunca pek çok devlet kurmaları, onların ne kadar teşkilâtçı bir yapıya sahip olduklarını göstermesi bakımından dikkat çekici ise, kurulan devletlerin yıkılış sebepleri de o kadar ibret vericidir. Türk tarihinin geneli göz önüne alındığında çoğu devletin iç çekişmeler nedeniyle ortadan kalktığı veya yine bir başka Türk boyu tarafından yıkıldığı görülmektedir. Devletlerin yıkılmalarında amil olan iç çekişmelerin başında taht kavgaları gelmektedir. İslamiyet öncesi Türk devletlerin veraset sistemine göre hükümdarın tüm oğullarının tahta geçme hakkı olduğu için hükümdarın ölümünden sonra başlayıp, devletlerin yıkılışlarını hızlandıran en önemli etmen taht kavgalarıdır. Yine geniş bozkır topraklarının yönetimini kolaylaştırmak için benimsenen ikili devlet teşkilatı (devletin iki parçaya bölünerek yönetilmesi) da devletin güçlü zamanlarında istenilen sonuçları vererek yönetimi kolaylaştırmış ancak devletin zayıfladığı dönemlerde parçalanma ve yıkılışı hızlandırmıştır. Bununla beraber tüm Türk boylarının tahakküm etmek ve hâkimiyet kurmak amacında olmaları birbirleri ile mücadele etmelerine neden olmuş bu mücadele sonucunda zayıflayan Türk devletleri daha hızlı yıkılmışlardır

Türk kitlelerinin göçleri bağımsızlık duyusundan, Çin, Moğol yahut başka bir boyun hâkimiyetine girmek istememelerinden kaynaklanırken, Malazgirt meydan muharebesinde Sultan Alpaslan Bizansın Anadolu’yu koruyabilecek bütün ordusunun neredeyse imha etmiş ve Anadolu Türk istila hareketine açık hale gelmiştir. Sultan Alpaslan komutanlarına Anadolu’yu istila edip yurt tutmalarını emretmiştir.

Türk boyları arasında tarım toplumunun ilk örnekleri Uygurlarda görülür. Tarım yapabilmek için şehirler kurmuşlar, göçer hayatın izin vermediği kültür birikimini sağlamışlardır. Dönemin seyyahlarında Uygur kültürünün zenginliğinden bahsedilmiş, birçok dinin bir arada yaşaması betimlenmiştir. Türklerin ata dini olan tengricilik ile Budizm, Manihaizm, Nesturi Hıristiyanlık bir arada ve problemsiz şekilde yaşamıştır. Budizm’e geçiş Çinli elçiler vasıtasıyla olmuştur. Sonunda Budist yoğunluklu, diğer dinlerin de rahat yaşandığı bir devlet ortaya çıkmıştır. Ayrıca İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinin arasında ilk defa göçebe hayat tarzından yerleşik hayata geçerek tarım ve ticaret faaliyetleriyle uğraşmışlardır. Türk tarihinde ilk defa şehir ve kasabalar kurarak, ilk Türk mimari eserlerini meydana getirmişlerdir.  Çinlilerle ilişkileri sonucunda kağıt ve matbaayı kullandıkları gibi kendilerine özgü Uygur Alfabesi’ni geliştirmişlerdir. Uygurlarda yazılı edebiyat da gelişmiştir. Ancak Türk tarihinde yazılı  edebiyatın ilk örneği olan Orhun Abideleri  Uygurlar öncesi İlk Türk Devletlerinde (II. Köktürk)  ortaya çıkmıştır.Uygurlar lX.yy. dan beri yüksek bir kültür geleneğini oluşturdular. Xll.yy dan itibaren Orta-Asya Türk- Moğol haklarının kültür terbiyesini üstlenmişlerdir.

ATALAR KÜLTÜ: Atalara ve ecdat ruhlarına tapınma. Atalar kültü ailenin ölmüş üyelerine karşı saygı ve korkuyu ifade eder. Ata ruhlarının hayattaki insanlarla ilişkisinin devam ettiği inancı esastır. Bu inanca göre kabileler ölen atanın manevi varlığının yeryüzünde kaldığına ve geridekileri olumlu veya olumsuz yönlerde etkileyebileceğine, ekinlerin ve hayvanların verimli olmasını, insan neslinin çoğalmasını sağlayabileceğine inanırlardı.  Bu yüzden onlara yemek, meyve ve çeşitli hediyeler sunar, kurbanlar keser, adlarına ve anılarına büyük taşlar dikerler; heykeller ve maskelerle onları temsili olarak canlandırmaya çalışırlar.

KUT ANLAYIŞ: İslam öncesi Türk Devletleri’nden başlayarak; Osmanlı Devleti’ne kadar devam eden bir egemenlik anlayışıdır. Devleti yönetme yetkisinin, yöneten aileye Tanrı tarafından verildiğine inanılan bu anlayış, yüzyıllar geçse de, Türkler yeni dinlere inansalar da, devam etmiştir. İslamiyet Öncesi Türk Devletleri’nde, yönetim her zaman aynı hanedanda kalmıştır. Çünkü Kut Anlayışına göre, bu hanedana yönetme yetkisini Tanrı vermiştir. Bu yüzden devleti yönetme Kut verilen kişi ve hanedan dışına çıkamazdı. Her ne kadar Kut Anlayışı, ilahi bir temele dayansa da, ülkeyi yöneten kişi ilahi bir sıfata sahip değildi. Başka toplumlarda Tanrı Kral anlayışı görülürken, Türk Toplumunda bunun olmadığı çok açıktır. Yönetici de sıradan bir insandır ve ilahi bir vasfa sahip olmadığı için hata yapabilir, bilgisiz olabilir ve başarı da muhakkak değildir. Ulu olan Kut Anlayışıdır ve sorgulanamaz. Bu anlayış sayesinde Türk Devletleri’ni yöneten hanedanlar eleştirilmemiştir. Türk Tarihi’ne bakarsak, Memluk Devleti dışında hiçbir Türk Devleti’nde birden fazla hanedan ya da ailenin devleti yönettiğini göremeyiz. Çünkü Kut tek bir hanedana verilirdi.

İlk Türk devletlerinde siyasi, askerî, ekonomik, sosyal ve kültürel konuların görüşülüp karara bağlandığı meclislere“kurultay” denilirdi. Toylarda devlet meseleleri görüşülür; dinî tören, yarışma ve çeşitli eğlenceler düzenlenirdi. Bütün toyların sonunda halkın da katıldığı şölenler (ziyafet) milletin kaynaşması ve devletin temellerinin sağlamlaştırılması için önemli bir fırsattı. XIII. yüzyıldan itibaren bu meclisler için “kurultay” adı ön plana çıkarken“toy” kelimesi ise sadece şölenler için kullanıldı. Türklerde her boyun kendine ait bir kurultay (küçük kurultay) vardı. Büyük kurultaya kağan başkanlık ederdi. Onun olmadığı zamanlarda ise aygucı (vezir)başkanlığında toplanılırdı. Kurultay üyelerine “Toygun” adı verilirdi. “Hatun” başta olmak üzere askerî ve idari yüksek görevliler, kurultayın tabi üyeleri idi. Bunlar dışında halkın ileri gelenleri, devlete tabi beyler ve yabancı zümrelerin temsilcileri de bu meclislere katılabilirdi. Kurultay belirli zamanlarda toplanıyordu. Ancak savaş, barış, göç, isyan, tabi olma gibi bazı olağanüstü durumlarda da kurultay toplanabilirdi. Kurultay, üyelerinin temsili niteliğinin olması, kanun yapma, hakan seçme, hakanı denetleme ve onun yetkilerini kısıtlama; gerekirse azletme gücüne sahip olmaları demokratik bir nitelik taşıdıklarını göstermektedir. Asya Hun Devleti Köktürkler ve Uygurlar da temelde bu şekilde işleyen Kurultay Diğer Türk Devletlerindeki aşağıdaki isimlerle karşımıza çıkmaktadır.

Avrupa Hunları: Seçkinler Meclisi Tabgaç Devleti: Nazırlar Meclisi

Hazar Hakanlığı: İhtiyarlar Meclisi Peçenekler: Komenton

Tuna Bulgar Devleti: Millet Meclisi

İlk düzenli Türk ordusu Asya Hun Hükümdarı Mete Han tarafından kurulmuştur. Bu İlk düzenli ordu günümüze kadar gelen ve başka devletlerin ordularına da örnek olan “Onlu Sistem’e göre; teşkilatlandırılmıştır. Onlu sisteme göre; en büyük birlik 10 bin kişilik olup bu birliğe “tümen” adı verilmiştir. Tümenler de 1000’li, 100’lü ve 10’lu olmak üzere kademeli olarak küçülen birliklere ayrılmaktadır. Bu birliklerin başlarında da derecelerine göre, “Tümen başı”, “binbaşı”, “yüzbaşı”, “onbaşı” gibi unvanlar taşıyan birer komutan bulunurken en küçüğünden en üst rütbesine kadar ordu belli bir kumanda zincirine bağlanmıştır. Devletin güçlerinin tamamı öncelikle kabile, soy vb. ayrılıklarına bakılmaksızın 10’lu sisteme göre taksim edilip sonra da merkezden tayin edilen kumandanlar ile tek elden sevk ve idare edilmişti Türk orduları her çağın tekniğine göre donatılırdı. Çift kavisli yaylar ve Asya Hun hükümdarı Mete’nin icat ettiği ıslık çalan oklar o dönem kullanılan en etkili silahlardı. Üç tarafında delik bulunan bu oklar, atıldığında rüzgârın etkisiyle ses çıkarır ve düşmana korku salardı.

İlk Türk devletlerinde her hükümdarın belirli hükümdarlık ve hâkimiyet sembolleri vardı. Hükümdarlık sembolü otağ (hakan çadırı), örgin (taht), tuğ (sancak), davul, kotuz (sorguç), kur(kemer), kılıç, yay, kama, berge(kamçı )idi. Özellikle, hükümdarın oturduğu yer, yani devletin merkezi olan “ordu” (çadır kent) ve çeşitli vesilelerle verilen “toy” (şölen) da hükümdarlık sembolü sayılmaktaydı. Ancak “hutbe ”ise İslamiyet’le beraber ilk Türk İslam devletleri döneminde hâkimiyet sembolleri arasına girmiştir. Müslüman Türk hükümdarları, ilk Türk devletlerindeki hâkimiyet sembollerinin yanında“Sultan” gibi yeni “unvan” ve “lakaplarla” beraber bazı maddi ve manevi unsurları hâkimiyet ve hükümdarlık sembolleri olarak kullanmışlardır. Hutbe: Cuma ve bayram namazları esnasında hükümdarın adının, unvan ve lakaplarının “hatip” tarafından zikredilerek kendisine dua edilmesidir. Tıraz: Abbasi halifelerinin hükümdarlara gönderdikleri elbisedir. Hilat: Abbasi halifeleri tarafından tıraz ile birlikte “külah, kemer, kılıç, at, eğer takımı, askerî mızıka, bayrak, para” gibi mal ve eşyaların hükümdara gönderilmesidir. Para bastırmak (sikke kestirmek): Bastırılan parada önce halifenin adı sonra hükümdarın adı ve unvanı yer alırdı. Çetr: Saltanat şemsiyesi Nevbet: Nevbet, hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde o zamanın devlet bandosunun konser vermesi demektir. Nevbet, Sultan için, namaz vakitlerinde olmak üzere günde beş defa çalındığı halde; sultana tâbi olan hükümdarlar, üç defadan fazla çaldıramazlardı.

Uygurlar yüksek kültür düzeyine ulaşan Türk topluluklarının başında yer alır. Uygur kağanlığı sırasında dikilmiş Türkçe runik yazılı Şine Usu (Moyençor Kağan adına 759’da), Taryat ve Karabalasagun (826) yazıtları Uygur kültürünün önemli örnekleridir. Uygurlar çeşitli alfabeler kullanarak Manihaizm, Hıristiyanlık ve Budizm çerçevesinde zengin bir edebiyat birikimine sahip olmuşlar, bu eserleri Uygur alfabesi denilen ve geç dönem Soğd alfabesinin küçük çaplı değişimiyle oluşan yazıyla meydana getirmişlerdir. Kâşgarlı Mahmut bu yazıyı “Türk yazısı” olarak adlandırır. Bu yazı XV. yüzyılda Osmanlı sarayında diğer Türk devletleriyle yazışmalarda kullanılmıştır. Uygurlar kağıt ve matbaanın ne olduğunu Avrupalılardan yüzyıllar önce biliyorlardı. Kâğıt ve matbaayı Araplar Uygurlardan öğrenmişler Avrupalılar da bu medeniyet unsurlarını Araplardan almışlardır. Yerleşik hayata geçen ilk Türk topluluğu olan Uygurlar kendilerinden önceki Türk toplulukların sahip oldukları göçebe medeniyetten farklı olarak yerleşik bir medeniyet oluşturmuşlardır. Bu açıdan resim, bilim, sanat, mimari örgün eğitim kurumları gibi alanlarda farklılaşmışlardır. Bu yüksek Uygur kültürü Moğol istilası döneminde Moğollara danışmanlık yapmalarını sağladığı gibi Uygurca Moğol devletlerinin resmi dili olacaktır.

Asya Hun Türklerine ait olan, M.Ö. II. yüzyılda doğduğu anlaşılan, Oğuz Oğuz Kağan Destanının Uygur harfleri ile yazılı, Paris Ulusal Kitaplığının Türkçe Yazmalar bölümünde bilinen tek bir yazma nüshası vardır. Bu destanda Oğuz, doğuştan güzel olan, doğduktan kırk gün sonra büyüyüp gelişen, halka eziyet eden canavarı öldüren, büyüyünce yeryüzünün dört bir yanına elçiler gönderip o ülkeleri bayrağı altına alan, yaşlanınca yurdunu altı oğlu arasında paylaştıran bir Türk hükümdarı ve kahramanıdır. Destan, Oğuz Kağan’ın yaşamı ve yaşadıkları etrafında örgütlenmiştir. Bu destanda, destan kahramanı Oğuz’un gerçekte, Türk-Hun hükümdarı Mete Hanın siyasi hayatından ortaya çıkmıştır. Gerçekten de Mete’nin tarihi kişiliği ile destan kahramanı Oğuz’un serüvenleri arasında büyük bir benzerlik vardır. Ayrıca Oğuz Kağan Destanında yer alan “gökyüzü çadırım güneş bayrağım” ifadeleri Türk Cihan Hakimiyeti Anlayışının yansımalarıdır.

Batıda hüküm süren Avrupa Hunları ile Burgond mücadelesini, konu alan Almanların meşhur “Nibelungen”destanıdır. Bu destana konu olan savaşlar neticesinde Bütün “Germania”nın, Hunlar tarafından zaptını tamamlanmıştır.

UNUTMA: Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, ana hatlarıyla şöyle sınıflandırılır.

İlk Türk Destanları

 1.Altay  –  Yakut: Yaradılış Destanı

2.Sakalar(İskit) Dönemi: a.Alp ErTunga Destanı b. Şu Destanı

3.Hun Dönemi Oğuz Kağan Destanı

4.Köktürk Dönemi a.Bozkurt Destanı b.Ergenekon Destanı

5.Uygur Dönemi a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı

İslamiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları:

1.Karahanlı Dönemi Satuk Buğra Han Destanı

2.Kazak-Kırgız Kültür Dairesi Manas 

3.Türk-Moğol Kültür Dairesi Cengiz-name

4.Tatar-Kırım Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri

  a. Seyid BattalGazi Destanı b. Danişment Gazi Destanı

  c.Köroğlu Destanı

Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk edebiyatının ilk şaheseri. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika. İnsanlık âleminin sosyal içerik bakımından en manalı mezar taşları, (Muharrem Ergin üstadın sözleriyle) daha başka neler diyebilirim ki Orhun Abideleri, II. Köktürk Devletinin hükümdarı Bilge Kağan devrinin mahsulleridir. Birincisi olan Kül Tigin abidesini ağabeyi Bilge Kağan 732′de diktirmiş, ikincisi olan Bilge Kağan abidesini de ölümünden bir yıl sonra 735′te kendi oğlu olan kağan diktirmiştir. Üçüncü olarak verilen Tonyukuk abidesi ise 720-725 senelerinde kendisi tarafından dikilmiştir. Orhun civarında Orhun yazısı ile yazılı daha başka kitabeler de bulunmuştur. Belli başlıları altı tanedir. Fakat bunların en büyükleri ve mühimleri bu üç tanesidir. Abideleri ilk kez 1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev bulmuştur. 1890’da bir Fin heyeti, 1891’de de bir Rus heyeti burada incelemelerde bulunmuştur. Bu heyetler yazıları çözememişlerdir. Fakat 1893 yılında Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen, 38 harfli alfabeyi çözerek yazıtları okumayı başarmıştır.

GÖKTÜRK ALFABESİ: Türkçenin yazıldığı ilk alfabedir. Bu alfabenin eski Türk damgalarından doğduğu, kabul edilmektedir. Türkler arasında VII-IX. yüzyılla arasında yaygın olarak kullanılmıştır. Danimarkalı William Thomsen tarafından çözülmüştür. 38 harften oluşan alfabenin 4’ü sesli, 26’sı sessiz, 8’i ise bitişken harftir. Sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru yazılır. Harfler birbiriyle bitişmez; taş ve eşya üzerine kazınmaya elverişlidir.

UYGUR ALFABESİ: Türklerin Göktürk alfabesinden sonra ve Arap alfabesinden önce kullanmış oldukları yazı sistemleri içinde en önemli alfabedir. VIII. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar Doğu Türkistan’dan İstanbul’a kadar geniş bir alanda kullanılmıştır. Bu alfabe Soğd alfabesinden çıkmıştır. Genellikle Uygur yazısı olarak bilinen bu yazınız diğer Türklerce de kullanılmış olması mümkündür. Uygur alfabesi. Uygur alfabesiyle yazılmış eserlerin çoğunu Budizm, Manihaizm ve Hıristiyanlığa ait metinler meydana getirir. Bu alfabe Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da kullanılmıştır. Kutadgu Bilig denilen eserin üç nüshasından biri Uygur harfleriyle yazılmıştır.18 harften oluşan alfabenin 4’ü sesli 14’ü sessiz harftir. Arap alfabesinde olduğu gibi harfler başta, ortada ve sonda farklı biçimde yazılmaktadır.

ARAP ALFABESİ: Tarih boyunca Türk diline uygulanan yazılar arasında en uzun sürelisi, aynı zamanda en yaygın olanı ve muhtemelen Türker’in İslâm’a girmeye başladıkları IX. yüzyıldan itibaren kullanılmıştır. Hâlâ bu alfabeyi kullanan Türk halkları vardır. Türkçeyi Arap harfleriyle ilk defa yazanlar Karahanlılar olmuştur. Mevcut bilgilere göre bu alfabeyle  yazılan ilk metin Divan-üLügat-it-Türk adlı eserdeki yazılardır. 

LATİN ALFABESİ: 1928’de Atatürk’ün yaptığı harf inkılâbıyla Türkiye Türkçesi’nin yazımında kullanılan en son alfabe Latin alfabesidir. Bu alfabe bugün Türkiye’den başka Kıbrıs ve Yugoslavya’daki Türklerce de kullanılmaktadır. 

KİRİL (SLAV) ALFABESİ: Osmanlıca ve Türkiye dışındaki Türk dil ve lehçelerinin yazımında Arap alfabesinden sonra en geniş ölçüde kullanılan alfabedir. Eski Sovyetler Birliği idaresindeki Türklerce 1937-1940  yılları arasında Stalin rejimi tarafından bu alfabe kabul ettirilmiş ve her Türk boyu için farklı alfabeler yapılmıştır. Bunun sonucunda Türkler arasında 20 ayrı Kiril alfabesi kullanılmıştır.

Göçebe Kültürünün İslamiyet öncesi ilk Türk Devletlerinin yaşam tarzına etkileri şu şekilde sıralanabilir. Belirli bir otoritenin altında bulunulmaması sonucunda, geniş bozkırlarda yaşan Türk boyları bağımsızlıklarına çok düşkün olmuşlardır. Yaşanılan toplulukta ve gurupta herkes eşit statüde bulunmuştur bu yüzden de sınıf farklılıklarının önlenmiş, kölelik vb. statüler oluşmamıştır. Atlı göçebe kültürü sayesinde Türkler teşkilatçı bir yapıya sahip olmuşlar ve kolaylıkla organizasyonlar kurabilmişlerdir. Türkler tarih boyunca çok sayıda devletler kurup, yıkılmalarının ardında da kolayca yeniden devlet kurabilmişlerdir.Atlı göçebe kültürünün bir faydası da at üzerinde ömür sürüldüğünden hafif ve portatif araçların kullanılması, her an göç etmeye hazır olunmasıdır. Bu hareketli hayat içinde Türk evi olan çadırına büyük önem göstermiş ve onu çadır sanatı diye anılan sanatı icra ederek süslemiştir. Kurulan Devletler boylar federasyonu niteliğinde olmuştur. Kadın ve erkekler savaşmak zorunda olduğundan Ordu Millet anlayışı ortaya çıkmıştır. Hareketli, dinamik, savaşçı ve teşkilatçı bir toplum oluşmuştur. Kurulan ordular atlı birliklerden( süvari) teşkil edilmiştir. Yazısız hukuk kuralları töreler uygulanmıştır. Törelerin uygulanması sonucunda yazılı hukuk kurallarına geç geçilmiştir. Sürekli hapishaneler kurulamamıştır. Bu sebepten dolayı da tazminat cezalarına daha fazla yer verilmiştir. Doğacı bir din anlayışı gelişmiştir. İnançlarda tabiat güçlerinin etkisi büyük önem taşımıştır. Göçebeliğin bir sonucu olarak yazmaya çok fazla fırsat bulamayan Türkler sözlü kültürlerini geliştirmiş bunun  sonucu olarak yazılı edebiyat var olsa da sınırlı kalmış, sözlü edebiyat hakim olmuştur. Nitekim yazılı edebiyat, yerleşik hayata geçen Uygurlarda hızlı bir gelişim gösterecektir. Göçebe hayatı yüzünden mimari eserlerin yapılması mümkün olmamıştır. Şehir, saray ve tapınak gibi mimari eserler fazla yapılamamıştır. Otlaklar ve sulak alanlar devletin, sürü ve çadırlar şahsi mülkiyet sahiplerinin olmuştur.

Türk devletlerinde adalet sisteminin başında bulunan kağan, ölüm dâhil her türlü cezayı verirdi. Adli teşkilat, “yargu” adı verilen siyasi meselelerle ilgilenen yüksek mahkeme ile adi suçlara (hırsızlık, yalan vb.) bakan yerel mahkemelerden oluşurdu. Yarguya kağan, yerel mahkemelere ise yargan (yargucu) başkanlık ederdi. Suçlar ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. İsyan, vatana ihanet, adam öldürme, barış zamanı kılıç çekme, bazı hırsızlık türleri (bağlı atı çalma gibi) ağır suçlardan kabul edilerek idamla cezalandırılırdı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here