Osmanlı Kültür ve Medeniyeti_kpss tarih

Kpss Tarih Dersi Özet Nokta Atışı Bilgiler

Osmanlılar, devlet teşkilatlanmasında kendinden önceki Türk devletlerinin tecrübelerinden yararlanmakla birlikte Türkiye Selçuklularını ve İlhanlıları da örnek almıştır. Bir süre Selçuklular ve İlhanlılara bağlı bir uç beyliği statüsünde bulunan Osmanlıların devlet kurma aşamasında Türkiye Selçuklu Devleti’nde görev yapmış devlet adamlarını idari alanlarda istihdam etmesi bunda etkili olmuştur. Osmanlı klasik dönem kültür ve medeniyetinin oluşumunda Orta Asya Türk gelenekleri, İslamiyet’in getirdiği kültürel değerler ve hâkim olduğu coğrafyadaki kültür unsurları etkilidir. Bu üç unsur zamanla imparatorluk özelliklerine göre şekillenmiştir. Ancak bu sentez kültürde, Türk karakteri her zaman hâkim olmuş; devlet yönetimi, ordu, dil, musiki, mimari, edebiyat, folklor vb. alanlarda kendini hissettirmiştir.

Değerli arkadaşlar KPSS tarih konusunda aşağıdaki kpss tarih notları Mehmet Hocanın 15 yıllık tecrübesiyle ortaya çıkarmış olduğu özel nokta atışı bilgilerdir. Bu notlar telif hakkına tabi olup Tarihi Tekrar kitabımızda kullanılmıştır. Konu sırası biraz karışık gibi gelse de bu kpss tarih notlarını birkaç defa dikkatlice okuduğunuzda karşınıza çıkan kpss kitabındaki bu üniteyle ilgili kpss tarihte sorulabilecek sorulara aşina olduğunuzu göreceksiniz. İnşallah kpss tarih ten full çıkaracaksınız…Bana güvenin

Hocam anlatsanız da dinlesek diyenler için youtube kanalımın linkini aşağıya bırakıyorum. Like atmayı ve kanalıma abone olmak için tıklayın.

Tabiki twiter da da varız: Orada da beni takip ederseniz sevinirim. Sizi seviyorum, inşallah emeğinizin karşılığını alırsınız. Kpss tarih ile ilgili günlük bir soru çözmek isterim derseniz KPSS Tarih için her gün bir sorunun paylaşıldığı tarihi_tekrar_kpss twitır hesabımı da takip etmek için tıklayın

Bu kısım önemli kpss milletinin değerli üyeleri…

İlk Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarlığın ilahi takdire göre belirlendiğine inanıldı ve hükümdar olma hakkı “Âl-i Osman” olarak adlandırılan Osmanlı ailesine verildi. Başlangıçta ülkenin hanedanın ortak malı sayılması düşüncesi ve hükümdarlığa hanedan ailesinden kimin geçeceği konusunda bir kuralın olmaması geleneği devam ettirildi. I. Murat’a kadar devlet adamları ve askerlerce sevilen ve takdir edilen şehzade hükümdar olurken I. Murat’tan itibaren “Ülke hanedanın ortak malıdır.” Anlayışının yerini “Ülke padişahın oğullarınındır.” anlayışı aldı. Fatih Kanunnamesi, devletin bekasının sağlanması ve taht kavgalarının önüne geçilmesi için tahta çıkan hükümdarın gerekli tedbirler almasına izin verdi. XVII. yüzyıla kadar devam eden bu usul I. Ahmet’ten itibaren, “Ekber ve erşed” (hanedanın en büyük erkek evladının Osmanlı tahtına geçmesi) şeklinde değiştirildi. 1876’da hazırlanan Kanunuesasi ile hanedanın en yaşlı erkek üyesi, veliaht olarak kabul edildi. I. Murat’tan itibaren tahta geçme usulünde yapılan bu yeniliklerle Osmanlı Devleti veraset konusunda diğer Türk devletlerinden ayrılmış oldu. Bununla beraber Osmanoğulları’nda. Padişahın en büyük erkek çocuğunun tahta çıkma usulü hiç benimsenmemiştir.

Kpss tarih e çalışan ve full çıkarmak isteyen tüm öğrencilerimize soru çözümleriyle konuların önemli kısımlarını nokta atışı spot bilgilerle anlatıldığı Tarihi Tekrar kitabımızı tavsiye ediyorum.  Kitapseçte yorumları görmek ve kitabı satın almak için buraya tıklayın.

İlk Türk devletlerindeki adil yönetim ve Türk cihan hâkimiyeti ülküsü, kanun üstünlüğü anlayışı ile Osmanlı Devleti’nde de devam ettirilmiştir. Bu anlayışı “devleti ebet müddet”, “nizamı âlem” ve “kanunu kadim” esasları ile süreklilik kazanmıştır. “Devleti ebet müddet” anlayışı ile devletin sonsuza kadar yaşatılması hedeflenmiş, “nizamı âlem” de bu hedefin bir uzantısı olarak kanunlara uyulduğu sürece devletin var olabileceği anlayışını temele almıştır. Anlam itibari ile Dünya düzeni demek olan bu anlayışta asıl amaç Osmanlı ülkesindeki kamu düzenini sağlamaktır. Bunu her şeyin üstünde gören Osmanlı sultanları, nizamı âlemin sürekliliğini sağlamak için halkın adaletli yönetilmesini ve memuriyetlerin ehline verilmesini ön şart olarak görmüşlerdir. İlk Türk devletlerinde olduğu gibi adaletin sağlanmasını devletin kanunlara göre yönetilmesine bağlayan Osmanlılar, Kanunu Kadim anlayışından hareketle örfi kuralları kanunlaştırmıştır. Fatih Kanunnamesi ile Osmanlı devlet hukuku gerçek anlamda düzene konulmuş; devletin işleyişinde memurların statü ve yerleri belirlenmiştir. Böylece devlet-toplum, devlet-fert arasındaki ilişkileri düzenleyen kanunlar meydana getirilmiş ve bütün tebaanın genel olarak kanun önünde eşitliği kabul edilmiştir.

Cülus Töreni:Osmanlı devlet törenleri içerisinde en önemlisi devletin yapısını ve iktidar anlayışını işaret eden cülûs törenleridir. Tahta çıkış merasimlerinin II. Murat’la başladığını söyleyebiliriz. Osmanlı Devleti’nde Yeni padişah önce Hırka-i saadet dairesine gidip orada bir şükür namazı kılardı. Ardından Sadrazam ve Şeyhülislamın daha sonra darüssaade ağasıyla, Enderun ricalinin biatlerini kabul ederdi. Biat, cülusun tamamlayıcı unsuru olup, hükümdara yapılan sadakat ve itaat şeklidir. Cülus yeni padişah adına hutbe okutmak suretiyle ilan edilirdi. Yeni padişah adına hutbe okumak ise saltanat alameti olup cülusun bütün ülkeye ilan edilmesidir. Bir padişah tahta çıktığında sikke veya paranın yeni hükümdar adına bastırılması emir olunurdu. Yeni padişahın cülusunda ilk işi kendi namına mühür kazıtmaktı; mühür-i hümayun denilen bu mührün bir tanesi sadrazama verilirdi. Cülus Bahşişi: Padişahın cüluslarında sadrazamdan başlayarak devlet erkânına ve ulemaya ve kapıkulu ocaklarına cülus bahşişi denilen bir bahşiş verilmesi kanundu. Bundan başka padişahların saraya kapanmadıkları zamanlarda, ilk defa sefere gidişlerinde askere sefer bahşişi ismiyle başka bir bahşiş daha vermeleri usuldendi. Cülus bahşişi verilmesi 1774 senesinde I. Abdülhamit’in hükümdarlığına kadar devam etmişti. Bu hükümdar tahta çıktığı zaman Rus seferi devam ettiğinden hazinede para yoktu; bundan dolayı bahşiş verilmemiş ve daha sonraları da bu usul terk olunmuştur.

Kpss Tarih ders notları Mehmet Hoca tarafından özenle hazırlanmıştır.Başka yerde yayınlanması yasaktır. Telif hakkına tabidir. Bu arada instagramdan da beni takip edebilirsiniz.  Takip etmek için tıklayın

Kılıç Kuşanma Töreni: Osmanlı padişahlarının tahta çıkmalarını takip eden birkaç gün içinde kılıç kuşanmaları dolayısıyla yapılan merasimdir. Bu alaylar batıdaki kralların taç giyme merasimine karşılık gelir. Osmanlı padişahlarının İstanbul’un fethinden sonra Eyüp semtinde ashaptan Eyyübi Ensari’nin hazretlerinin türbelerinde kılıç kuşanmaları bir kanun ve kaide haline gelmiştir Padişahın kuşanacağı kılıç padişahın arzusuna göre saraydaki emanetler arasında bulunan kılıçlardan birisinin kuşatıldığı görülmektedir. Takılan kılıçlar arasında Hazret-i Peygambere, esbaptan Halid bin Velid, Hazret-i Ömer, Osman Gazi, Yavuz Sultan Selim’in kılıçları vardı. IV. Murat, Hazret-i Peygamberin ve Yavuz Sultan Selim’in kılıçlarını kuşanmıştı.

Sefer-i Hümayun: XV. Yüzyıldan ve XVIII. Yüzyıla kadar padişahlar sefere gitmişse de bu yüzyıldan sonra padişahlar sefere çıkmamıştır. Vekil sıfatıyla ordunun başında Serdarı Ekrem olarak sadrazamlar bulunmuştur. Kanuni’nin Zigetvar’a gidişinden sonra, ne II.Selim ne III. Murat, ne de III.Mehmet seferlerde bulunmuşlardı. 1596’da yapılan sefere III. Mehmet Sinan Paşa ile Sultan’ın hocası Sadettin Efendi ağız birliği ederek padişahı bu sefere katılmaya razı etmiştir. Sefere çıkma merasimi çok görkemli bir tören olup, dönüşü de muhteşem olurdu.

Bayram Töreni: Bayramların, dini içeriği bulunmakla birlikte Osmanlı hanedanının ihtişamını ortaya koyması açısından çok önemli idi. Çünkü İslam dünyasında iktidar sadece askeri güçle değil, saray ihtişamıyla ve zengin kamu törenleriyle de ölçülürdü. Osmanlı sarayında cülus tebrikinden sonra en ehemmiyetli merasim Ramazan ve Kurban Bayramlarında yapılan tebriklerdi. Fatih’ten önceki padişahların bayram törenlerini ne suretle yaptıklarına dair esaslı bir bilgiye tesadüf edilememiştir. Fatih kanunnamesinde bayram törenlerinin ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır.

Surre-İ Hümayun: Surre Lügatte “akçe kesesi, para çıkını anlamına gelir. Mekke ve Medine’ye Surre gönderilmesi ilk defa Çelebi Sultan Mehmet zamanında olmuştur. Bu bir kanun ve adet hükmünde olmayıp alelade bir merasim idi. Bunun adet hükmüne girmesi Yavuz Sultan Selim devrinde başlanmıştır.

Cuma Selamlığı: Hükümdarların Cuma namazını kılmak üzere merasimle camiye gitmelerine “Cuma Alayı” denirdi. Önceleri Cuma namazlarının resmi tarafı yoktu. Padişah, Cuma namazını, vükeladan ve saray mensuplarından bazıları ile beraber ekseriya saray camiinde yahut selâtin camilerinden birinde kılardı. Hilafetin Osman oğullarına geçişinden sonra, yani Yavuz Sultan selim devrinden beri Cuma namazları resmiyet alınca selamlık merasimleri tertibi adet oldu. Hükümdar ile halk bütünleşmesini sağlayan Cuma Selamlığı sadece merasim ve dini yönüyle değil, hukuki, sosyal ve kültürel açıdan da büyük önem taşımaktaydı

Sünnet ve EvlenmePadişahların erkek çocuklarının sünnet düğünlerine, kızlarının veya kız kardeşlerinin evlenme düğünlerinde yapılan törenlere Sur-ı Hümayundenirdi. Osmanlı döneminde yapılan düğün ve şenliklerin, sünnet ve düğün törenlerinin büyük bir önemi vardır.

Doğum Törenleri (Viladet-i Hümayunlar)

Bir padişah çocuğu doğduğunda bunun ilanı da teşrifata ve geleneklere göre yapılırdı. Silahdar ağa padişahın bir çocuğu olduğunu saraya ilan ederdi. Topkapı Sarayı’nın deniz kıyısında bulunan topları, eğer doğan şehzade erkek ise yedi, kız ise üç defa atış yaparlar. Top atışı günde beş defa tekrarlanarak mesut doğum halka ve devlet ricaline duyurulurdu.

Bu kısmı bilelim gençler…

Osmanlı Devletinde saray teşkilatı üç kısımdan meydana gelmekteydi:
1) Birun adi verilen dış kısım,

2) Enderun adi verilen iç kısım,

3)Harem-hümayun.

 Sarayın Birun adi verilen kısmı sarayın dişi, yani Babüs’saade haricindeki teşkilatıdır. Burada görevli olan Birun ağaları denen ağalar, sarayın hem harem ve hem de Enderun kısmının haricindeki yerlerde ve dairelerde bulunup, vazifelerini yaparlar ve aksamları evlerine giderlerdi. Enderun: Sarayın bu kısmı yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir mektep ve terbiye yeriydi. Padişahlar, bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sadik bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idaresini bunların eline vermiştir.  Küçük yastaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk ailelerin yanında büyük bir itina ile yetiştirilerek, Müslüman Türk terbiyesi görürlerdi. Dini bilgileri ve Türkçeyi öğrenirler daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyakat ve kabiliyetlerine göre saray haricindeki çeşitli devlet hizmetlerine tayin edilirlerdi.  Osmanlı Sarayı, hem devletin en yüksek idare organı ve hem de en yüksek idarecilerini yetiştiren bir müessese idi.Harem-i Hümayun: Padişahin aile efradının; padişah kadınlarının, padişahin kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının oturduğu yerdi. Yerleşim olarak valide sultanin dairesi, şehzadeler mektebi, padişahların yatak odaları, cariyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; valide sultan, baskadın efendi, padişah kızları, gedikli kadın, hizmetçi (cariye)ler bulunurdu.Haremin İki temel fonksiyonu vardır;Birincisi Padişah‘ın aile yaşamını sürdürdüğü, padişah, şehzade ve devlet ileri gelenlerine cariye ve eş temin edilen yerdir. Fatih’le birlikte şehzadeler yabancı hanedanlar ile evlenmeyi bıraktıklarından bu çok önemli ve hanedanın devamı için vazgeçilmez bir fonksiyondur. İkincisi bir okuldur. Enderun mezunu devşirme gençlerle sarayda eğitim almış cariyelerin evlendirilmesiyle eğitime dayanan bir aristokrasi kurulmuştur. Padişaha ve hanedana bağlı bir aristokrasi oluşturulmasını sağlamak için cariyelerin eğitilmesini sağlayan kurumdur.

Osmanlı Devleti’nde XVI. yüzyıla kadar idareci kadrolar, genel olarak ilmiye ve seyfiye sınıflarından seçilirdi. İlmiye sınıfı ilim adamlarından, seyfiye ise askerlerden oluşurdu. Bürokratik işler bu sınıflara mensup kişiler tarafından yürütülürdü. Bu yüzyıldan itibaren bunlara bürokratların oluşturduğu kalemiye sınıfı eklendi. Yönetim ve askerlik konusunda önemli görevleri olan seyfiye, devşirme kökenli kişilerden oluşurdu. Devşirme, Türk-İslam devletlerindeki gulam sisteminin, bazı farklılıklarıyla Osmanlı Devleti’nde uygulanmasıydı. Bu sistemi Türkiye Selçuklularından alan Osmanlılar, yalnızca Hristiyan kökenli çocukları eğitmeleri ve onları hem askerî hem de idari alanda istihdam etmeleriyle diğer Türk-İslam devletlerinden ayrıldı.

Osmanlı Padişahlarının önem verdiği unvanlar Han (hakan, kağan) ,sultan, (padişah) unvanlarıdır. Bu unsurlar sırasıyla Orta Asya Türk devleti ve İrani devlet geleneğini yansıtmaktadır. Osmanlı beyliğini kurmuş olan Osman, Gazi, Bey ve emir, unvanlarıyla yetinmiştir. Gazi unvanı, Türkçe asil savaşçı anlamında Avrasya’da kullanılan alp unvanının karşılığı olarak kullanılmıştır. Osman’ın kardeşi Gündüz ve silah arkadaşları hep alp unvanı takınmışlardır. Aynı zamanda, Orhan, I. Murad ve sonra gelen tüm Osmanlı hükümdarları Gazi unvanını bırakmadılar. Orhan Gazi, ilk kez adına gümüş sikke basılan ve sultan unvanı alan Osmanlı hükümdarıdır.  I. Murad ilk defa yüce hükümdar, imparator anlamında Hüdavendigar (Hünkâr) unvanını aldı. O, kaynaklarda gazi Hüdavendigar diye anılır. Yıldırım Bayezid tüm Anadolu’da Selçuklu sultanlarının varisi olma iddiasıyla, Mısır’daki Abbasi halifesinden Niğbolu zaferinden sonra Sultan’ı-İklimi Rum (Anadolu Sultanı) unvanını almıştır. Fetret döneminde; birbiriyle savaşan Bayezid’in beş oğlu Çelebi unvanıyla kaldılar, çünkü Türk devletlerinde bir saltanat veraset kanunu yoktu; saltanatı yalnız olağanüstü bir olayla Tanrı belli eder inancı yerleşmiş idi. Dolayısıyla bütün ülkenin meşru hükümdarının hangisi olduğu belli değildi; ta ki Çelebi Mehmet tüm kardeşlerini savaşla saf dışı bıraktı, o zaman sultan unvanını alabildi.II. Murad döneminde genellikle Padişah-i Âlem-penah (cihan halkının himayesine sığındığı ulu hükümdar, imparator) unvanı yaygınlaştı. İstanbul Fatihi, Doğu Roma imparatorlarının varisi olma iddiasıyla unvanlarına Kayser-i Rum unvanını ekledi. Aynı zamanda Sultanu’ul Berreyn ve Hakanu’l Bahreyn (iki karanın sultanı ve iki denizin hakanı) unvanıyla Anadolu ve Rumeli ve Karadeniz ve Akdeniz’in hükümdarı unvanını benimsedi. Arap ülkelerini, özellikle Hicaz’ı ülkesine katmış olan Yavuz Selim, Hadimu’l-Haramayn,Kanuni SüleymanHalife-i Müslimin ve Halife-i Ruy-i Zemin unvanlarını kullanmışlardır.

Osmanlı devlet yönetiminde XV. yüzyıl ortasından XVII. yüzyılın ilk yarısına kadar en önemli yönetim organı olan Divan-ı Hümayun “Padişah divanı” anlamına gelmektedir. Sıkı bir merkeziyetçilikle yönetilen Osmanlı Devleti’nde Divan-ı Hümâyun merkezdeki en önemli işleri gören makam sahiplerinden oluşur ve padişah adına karar verirdi. Hiçbir İslâm devletinde bunun ayarında bir kurul-organ yoktu. Bunun sebebi, Türker’in daha İslâmiyet’i kabul etmeden önce devlet işlerini görüştükleri kurullara sahip olmalarıydı. Orhan Bey döneminde ilk divan teşkilatı teşekkül etmiştir. II. Murad döneminde divanın Divan-ı Hümâyun vasfını kazanmaya başlamıştır. Divan-ı Hümâyun tam gelişmiş şeklini Fâtih Sultan Mehmet zamanında almaya başladı. Fatih’e atfedilen ünlü kanunname bir çeşit anayasa düzeni kurmuş, devletin belli başlı makamlarını, bu arada Divan-ı Hümayunu da düzenlemişti. Fatih’in getirdiği en büyük yenilik ise divanda padişahın başkanlığının kesinlikle kaldırılması ve bu işin veziriazama bırakılmasıdır. XVI. yüzyıl başlarından itibaren Divan-ı Hümâyun devlet içinde padişahtan sonra en önemli yeri aldı, bu durum XVII. yüzyıl sonlarına kadar sürdü. O dönemlerden başlayarak Divan-ı Hümayunun yetkileri yavaş yavaş veziriazamın divanına (ikindi divanı) geçmeye başladı. Divan-ı Hümayun XVIII. yüzyıl ortalarında Bâb-ı Âli, yani veziriazam dairesinin her bakımdan gelişmesi sebebiyle bir merasim ve gösteriş yeri durumuna düşmeye başladı. II. Mahmut’un merkez teşkilâtındaki büyük reformu, hem Divan-ı Hümayunun hem de veziriazam divanının sonu oldu ve kabine sistemine geçildi.

Divan-ı Hümayunun aslî üyeleri veziriazam, sayıları genellikle üçle yedi arasında değişen Kubbealtı vezirleri, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nişancı, Rumeli ve Anadolu defterdarlarından oluşuyordu. Ayrıca İstanbul’da bulunduğu sırada Rumeli beylerbeyi de divan üyeleri arasında yer alırdı. Vezirlik rütbesine yükseldikten sonra yeniçeri ağası ile kaptan-ı Derya da aslî üye olurlardı. Üye olmamakla birlikte toplantıları yönlendiren önemli yardımcı ise reisülküttaptı. Ayrıca tezkireciler, Çavuşbaşı ve daha alt düzeyde görevliler de vardı. Merkez teşkilâtının en önemli görevlilerinden biri olduğu halde belli bir idarî veya adlî görevi bulunmayan şeyhülislâm Divan-ı Hümâyun üyesi değildi.

Orhan Bey Dönemi’nde ilk düzenli kara ordusunu kuran Osmanlılar, aynı dönemde, Güney Marmara kıyılarını ele geçirerek denizcilikle de uğraşmaya başladılar. İlk Osmanlı derya beyi olan Karamürsel Alp İzmit kıyılarına yerleşerek bir donanma kurmuştur. Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki faaliyetleri Karesioğulları Beyliği’nin alınmasıyla birlikte yoğunlaştı. Türklerin Rumeli’ye geçişinde bu beyliğin donanması önemli rol oynadı. Gelibolu’nun fethinden sonra da burada ilk büyük Osmanlı tersanesi kuruldu. Ayrıca Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları gibi Osmanlı hâkimiyetine girmiş olan denizci Türk beyliklerinin donanma ve tersanelerinden de yararlanıldı. Diğer yandan Adalar Denizi adıyla bilinen Ege Denizi ve Akdeniz’de Haçlılara karşı gaza faaliyetlerini yürüten Türk deniz akıncıları Osmanlı hizmetine alındı. Böylece Osmanlı deniz kuvvetlerinin temelleri atıldı. Osmanlı donanması ilk deniz savaşlarını Yıldırım Bayezit ve Mehmet Çelebi Dönemleri’nde (Çalı Bey Savaşı)  Venediklilere karşı yaptı. Ancak henüz kuruluş aşamasını tamamlayamadığı için bu savaşlarda başarı gösteremedi. Bununla birlikte Osmanlı denizciliği kısa sürede toparlanarak gelişimini devam ettirdi.

Osmanlı ekonomi anlayışında ticaret, halkın ihtiyaçlarının ülke içinden veya dışından karşılanmasını kolaylaştıran çok önemli, bir faaliyet olarak kabul edilirdi Osmanlılarda ehl-i hirfet olarak adlandırılan zanaat erbabı kendi eliyle ürettiği malı dükkânında satardı. Kasaba ve şehirlerde üretim yapan bu zanaatkârların lonca adı verilen teşkilatları vardı. Loncalar Türkiye Selçukluları Dönemi’nde Anadolu’da kurulmuş olan fütüvvet veya Ahilik denilen esnaf teşkilatlarının devamı niteliğindeydi. Ahilikde denilen loncaların temel amacı, temsil ettikleri iş kolunda çalışma hayatını düzenleyerek ve haksız rekabeti önleyerek üyelerinin çıkarlarını korumaktı. Herhangi bir meslek dalında çırakların kalfalığa, kalfaların ise ustalığa yükselmeleri ve gedik adı verilen dükkân açma hakkını elde edebilmeleri loncaların iznine bağlıydı.Ahlak ve dürüstlük ilkelerine dayanan loncalar yalnız esnafın değil, tüketicinin de haklarını korumaya büyük önem verirlerdi. Bu amaçla her lonca ehl-ihibre denilen bir bilirkişi tayin ederdi. Ehl-i hibre, üretilen malların fiyat ve kalite kontrollerini yaparak tüketicinin zarar görmesini önlerdi. Loncalara bağlı zanaatkârların gerçekleştirdikleri bu ekonomik faaliyetler dışında Osmanlı ekonomik sistemi içindeki asıl ticaret faaliyetlerini bezirgan adıyla da bilinen büyük tüccarlar yürütürlerdi.

XVI. yüzyılda gayet iyi işleyen merkeze bağlı eyaletler, kendi içinde vergi düzeni esas alınarak üç gruba ayrılmıştı

Salyaneli (Yıllıklı) Eyaletler: Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerdir. Bu eyaletlerden elde edilen gelirler doğrudan merkeze aktarılırdı. Toplanan gelirin bir bölümüyle eyaletteki görevlilerin maaşları ödenir, kalan bölüm hazineye gönderilirdi. Mısır Habeş Yemen Tunus Cezayir Trablusgarp Bağdat

Salyanesiz (Yıllıksız) Eyaletler: Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Toprakları, has zeamet ve tımarlara ayrılmıştı. Rumeli Budin Bosna Anadolu Karaman Sivas Musul Erzurum

Özel Yönetimi olan Eyaletler: İç işlerinde serbest, dışişlerinde Osmanlı Devleti’ne bağlı, yöneticilerinin padişah tarafından belirlendiği yerlerdi. Erdel, Eflâk ve Boğdan yıllık vergilerini ödemelerinin yanında ihtiyaç duyulduğunda Osmanlı Devleti’ne savaşlarda asker de yollarlardı. Hicaz bölgesi kutsal yerlerin olduğu özel yönetime sahip bir bölgeydi. Buradan vergi alınmaz, asker toplanmazdı. Hicaz Kırım Erdel Eflâk Boğdan

Sultan Ahmet Camii, Sedefkâr Mehmet Ağa tarafından 1609-1617 yılları arasında Sultan I.Ahmet adına yaptırılmıştır Mimar Sinan sonrası tamamlanan ilk büyük eserdir. Büyük bir külliye şeklinde yapılan eser selatin (padişahların yaptırdığı) camilerinin en büyüğüdür. Mavi çinileri ile ünlü olan cami bundan dolayı “Mavi Camii” olarak da tanınmıştır. Yeni Camii, diğer ismi ile Valide Sultan Camii olarak bilinmektedir. Yeni Camii, İstanbul ilinde Osmanlı ailesi tarafından yaptırılmış olan, büyük camilerin son örneğidir. Yeni Camii inşasına, Sultan III. Murat’ın eşi olan Safiye Sultan’ın emirleri üzerine, 1597 yılında temelleri atılarak başlanmıştır. 1597 yılında temelleri atılan cami, 1665 yılında IV. Mehmet’in annesi olan Turhan Hatice Sultan tarafından sarf edilen büyük emekler ve yapılan bağışlar ile tamamlanarak ibadete açılmıştır.

Geç dönem Osmanlı mimarisi 18 yy ın başında Lale Devri döneminde başlamıştır. 18 yy öncesinde yapılan eserler klasik dönem mimari eserleri içinde değerlendirilir.

Batı etkisiyle yapılan ilk mimari eserlerin önemlileri şunlardır.

GEÇ DÖNEM DİNİ MİMARİ: Nur-u Osmaniye Camii ( İstanbul)

Laleli Camii (İstanbul) Nusretiye Camii (İstanbul)

Dolmabahçe Camii (İstanbul)  Ortaköy Camii (İstanbul)

GEÇ DÖNEM SİVİL MİMARİ:  İshak Paşa Sarayı (Doğu Beyazıt)  Yıldız Sarayı (İstanbul)  Dolmabahçe Sarayı (İstanbul)  Beylerbeyi Sarayı(İstanbul)  Çırağan Sarayı(İstanbul)  Revan Köşkü(İstanbul)  Sadabad Kasrı (İstanbul)  III. Ahmet Çeşmesi ( İstanbul)  Tophane Çeşmesi ( İstanbul)

GEÇ DÖNEM ASKERİ MİMARİ: Seddülbahir Kalesi (IV. Mehmet)

Selimiye Kışlası (III. Selim)  Levent Kışlası (III. Selim) 

Fermanlar: Padişahın herhangi bir konuda tuğra veya nişanını taşıyan yazılı emridir

Kanunname-i Âli Osmanî:Ceza, tımar nizamı, sipahi, reaya, mali vergiler vb konulara ait hükümleri içermektedir. Fatih Döneminde başlayan bu kanunnameler Tanzimat Dönemine kadar yürürlükte kalmıştır.

Beratlar: Osmanlı Devleti’nde bir göreve atanan, aylık bağlanan; san, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğudur.

Yasak nameler: İdari, askerî ve mali konularla ilgili kuralların çiğnenmesi hâlinde uygulanacak cezaları ihtiva etmektedir. Yasak nameler, madenler ve tuzlaların işletmeleri, para dolaşımı, gümrüklerin düzeniyle de ilgilidir.

Adaletnameler: Devlet memurlarının görevlerini kötüye kullanmaları ve kanunlara aykırı hareket etmeleri durumunda, halkı zulme karşı korumak amacıyla yayınlanmıştır. Kadı, beylerbeyi ve sancak beylerine hitaben yazılan adalet namelerin halka duyurulması şarttır

Osmanlı Devleti’nde dereceleri itibariyle kadılıklar esas olarak iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan ilkine “mevleviyyet kadılıkları”, ikincisine ise “kazâ kadılıkları” denilmekteydi. Osmanlılarda payitaht olan Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerle Balkanlar’da, Anadolu’da ve Osmanlı idaresinde bulunan çeşitli Arap topraklarında yer alan, gerek stratejik gerekse nüfus ve kültür bakımından önde gelen büyük şehirler vardı. Bu şehirler yönetim ve halkın güvenliği açısından önem arz ettiğinden buraların adlî / kazâî idaresinin başına tecrübeli ulemâ gönderilir ve bu kadılıklar mevleviyyet olarak anılırdı.

Nakibül Eşraf: Bu teşkilatın kuruluşu Hazreti Muhammed soyundan gelenlere zekât ve sadaka verilmesinin haram kılınması, bu neslin cemiyet içinde rencide olmaması ve kendilerine olan saygının sarsılmaması gibi temel bir prensibe dayanmaktadır.  Hz. Peygamber’in soyundan gelen seyyid ve şeriflerin halk arasında tanınması için muhtelif devirlerde özel kıyafetler düzenlenmiştir. Beytülmalin belli fonlarından pay ayrılmıştır, sadece onların işleriyle uğraşan, isimlerini, şecerelerini, çocuklarını, ahlâk ve davranışlarını özel bir deftere kaydeden, menfaat sağlamak için Peygamber’e intisap iddiasında bulunanlar hakkında takibatta bulunarak onları cezalandırmak içn kurulan  teşkilât devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Mütesellim:Sözlükte “teslim edilen şeyi alan, kabul eden” anlamındaki mütesellim kelimesi Osmanlılarda çeşitli idarî görevliler için kullanılmıştır. Beylerbeyinin veya sancak beyinin vekili olarak onların sefere gittiklerinde veya görev bölgelerine gitmedikleri zamanlarda yerlerine bakan, vergileri toplayan görevlileri ifade eder. Bazen bunlara voyvoda da denmiştir. XVI. yüzyılın sonlarından Tanzimat dönemine kadar varlığını sürdüren mütesellimlik, Osmanlı taşra idaresinde önemli gelişmelere yol açan bir kurum niteliği kazanmış, özellikle âyan denen mahallî güçlerin sivrilmesinde bir basamak oluşturmuştur.

Osmanlı devletinde tarımsal üretimin devamlılığı tımar sistemi sayesinde mümkün olmuştur. Bununla beraber Osmanlılarda servet ve mülkiyetin toplumun tüm katmanlarına mümkün olduğunca eşit yayılması ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasına büyük önem verilirdi. Bunu gerçekleştirmek için özellikle vakıflar, sosyal refahı arttırmaya yönelik birçok yatırım yapmışlardı. Vakıflar sayesinde hayır amaçlı kurumlar finanse edilip yüzyıllarca korunabilmiş; mahalleler maddi sıkıntıya düştüğünde desteklenmiş; arazilerin aşırı parçalanması önlenmiş; yaşlılık ve maluliyet maaşları verilmiş; lonca ya da mahalle üyeleri için basit de olsa sigorta güvencesi sağlanmış hatta şehir duvarları ve kaleler inşa edilerek savunma çabalarına dahi katkıda bulunulmuştur. Vakıflar bu faaliyetleri karşılığında vergi vermemişlerdir. Faaliyetlerini gerçekleştirmek için vakıflar, nakit para bağışlanması, kira getiren bir gayrimenkulün bağışlanması, bağışlanan herhangi bir varlığın satılarak nakite dönüştürülmesi, vakfedilmiş arazinin ekilmesi gibi farklı yollardan gelir elde etmekteydiler.

Arkadaşlar çok değerli bilgiler verdik. Destek olmak için yorum yapabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here